SİNEMA FİLMLERİNDEKİ BÜTÜN DELİKLER, YARIKLAR VE ÇATLAKLAR ANA RAHMİ OLMAK ZORUNDA MI?/ "AAAAA! BU ADAM ÖLÜ MÜYMÜŞ?" BÜTÜN FİLM BOYUNCA NE YEMİŞSİN BİZİ BE SHYAMALAN./ ŞEHRİMİZDE FİLM FESTİVALİ OLDU DA, BİZ Mİ GİDİP İZLEYİP YORUM YAPMADIK./ ALLAH RIZASI İÇİN 'SÜRREALMOVİEZ' DAVETİYESİ VERECEK YOK MU?

30 Nisan 2014 Çarşamba

O AN: GARİP BİR KOLEKSİYONCU "Beşir'in finalde mezarlıktaki ölülerle ve doktoruyla konuşması" (Nurettin Özel, Türkiye, 1994, Dram)

22 yıldır mezarlıklarda bekçilik yapan Beşir, ailesinden, çevresinden ve dostlarından görmediği ilgiyi mezarlıktaki ölülerde aramaya başlar. Bunda biraz da bir mezarlıkta yaşamak istemeyen ve çokta isteyerek evlenmediği karısının da büyük payı vardır. Zamanla ailesinden ve çevresinden iyice kopan Beşir, kendini adadığı o mezarlıktaki ölülerin fotoğraflarından garip bir koleksiyon yapar. Mezarlığa gelen her ölünün fotoğrafını biriktiren Beşir, onlardan bir albüm yapar ve adlarını, ne iş yaptıklarını ve nasıl öldüklerini yazar. Amacı da bu koleksiyonu karıştıranların ölümü hatırlamalarını sağlamaktır. Ancak hem bu koleksiyon hem de kendisini toplumdan tecrit etmesi sonucu, kendisini tedavi etmesi için bir doktor gönderilir. Doktor mezarlığa yaptığı ziyaretlerle Beşir'i tedavi etmeye çalışır, ama bu aynı zamanda doktorun da ölümü ve Beşir'i keşfedişi anlamına gelmektedir. 
Burada size sunduğumuz replik biraz uzun olmasına rağmen, Türk sinemasının en önemli ve can alıcı repliklerinden biri olarak kabul edilir. Film ise akademik düzeyde Ingmar Bergman'ın "Yedinci Mühür" filmiyle karşılaştırılır. İslami bir çizgide olmasına rağmen, bu replikte de yer alan "sorsam diyorum ‘nereye böyle?’" söylemi aslında Hıristiyanlık'ta yer alan "Quo Vadis?/Nereye?" tabirine işaret etmektedir ve kaynağı İncil'dir "Yuhanna16.5: Şimdiyse beni gönderenin yanına gidiyorum. Ne var ki, içinizden hiçbiri bana, 'Nereye gidiyorsun?' diye sormuyor.". Diğer taraftan senaryo da Yunan mitolojisi ile karşılaştırılmakta, hatta bir mezarlık bekçisi olan Beşir karakterinin, Yunan mitolojisinde ölüleri Hades'e götüren kayıkçı Kharon'u simgelediği söylenmektedir. Bu nedenle Türk sineması için seyredilmesi gereken, önemli bir filmdir. Bu filmle ilgili olarak meraklıların, Yeditepe Üniversitesi, İletişim Fakültesi öğretim üyesi Yard. Doç. Dr. Tarık Emre Yıldırım'ın "İSLAMCI TÜRK SİNEMASINDA VAROLUŞÇU ÇİZGİLER Örnek Olay: "Yedinci Mühür" Filmindeki Varoluşçu Soruların "Garip Bir Koleksiyoncu" Filminde İşlenişi ve Günümüz Türk-İslam Kültürüne Yansıması" isimli makalesini de okumalarını salık veririz.

İşte Beşir'in filmin finalinde, mezarlıktaki ölüler ve doktoruyla (psikiyatrist) yaptığı konuşma:

“Ne yatarsınız canlar, kalkın. Kalkın da görün dünyadakilerin halini.
‘Bal tutan parmağını yalar’ demiş ya birisi, tutup tutup yalıyorlar parmaklarını.
Her gün, gökten yıldız kayar gibi biri kayıyor da aralarından,
ne sizden haberleri var ne de sizin gibi olacaklarından.
Bakmayın üzerinize kapanıp da döktükleri gözyaşlarına,
daha mezarlık duvarından çıkmadan kuruyuveriyor gözlerindeki yaşlar.
Ağlarken gülüverirler, ölenle ölünmez diyerek.
Hiç olmadık yerde saatlerce çene çalıp zaman öldürseler de,
size bir Fatiha gönderecek kadar zaman bulamazlar.
Bu toprağın üstü varsa bir de altı vardır derler de bazen,
altını hiç düşünmeye yanaşmazlar nedense.
Sizler bu duvarın içinde beklerken kopmasını kıyametin,
Onlar duvarın dışında ölümsüzlüğün sırrının bulunmasını beklerler.
Üç günlük seyahatte bile valizlerini tıka basa doldurup hazırlık yaparlar da,
Bu kaç gün süreceği belli olmayan seyahatleri için hazırlık yapmaya bile gerek görmezler.
Neden susuyorsun doktor? Berbat bir gece değil mi?
Bu ne iştir ki, kalkıp ‘görmediğim şeylere pek inanmam’ diyorsun,
Sonra da görmediğin aklımın hasta olduğunu söylüyorsun.
Kafayı ölüme takmış diyorsun!
Ya sen doktor, sen kafayı neye taktın hiç düşündün mü?
Paraya mı? İnsaf edin Allah aşkına!
22 yıldır şu duvarların içine kimler geldi bir bilsen!
Hepsinin resimlerini biriktirip albüm yaptım.
Hani şu ‘Garip Bir Koleksiyon’ dediğin.
Adlarını yazdım, ne iş yaptıklarını yazdım, nasıl öldüklerini yazdım.
Neden mi? Bu garip koleksiyonu karıştıranlar gerçeği görsünler diye.
Görsünler de ölüm diye bir sona, ölüm diye bir başlangıca hazırlıklı olsunlar diye.
Ölüm! Ölüm ufuktaki bir çizgidir doktor,
siz bu çizginin görünen tarafına baktınız.
Bense görünmeyen tarafına.
Hak, hak deyip kendinize bile haksızlık yaptınız.
Vur patlasın çal oynasın misali yaşadınız; sorumsuzca, şuursuzca.
Bazen ne geçiyor aklımdan biliyor musun doktor?
Bazen ne derim kendi kendime biliyor musun?
Herkesi toplasam diyorum; dağda, taşta, yolda, belde kim varsa herkesi
ve sorsam diyorum ‘nereye böyle?’
Bu telaşla, bu hırsla, bu aceleyle nereye böyle?
Ne büyük delilik olur değil mi?
Etrafına bir bak hele doktor!
Bir sürü insan göreceksin. Acıları, sevinçleriyle bir sürü insan.
Bunları düşünmek, bunları söylemek delilikse,
ben deliliğimden memnunum doktor.
Git tedavi için boşuna zaman kaybetme.
Git akıllılığının sefasını sür.
Git felekten bir gün de sen çal.
Kaç günü varsa bu feleğin,
herkes çala çala ne bittiği var ne biteceği.
Git, ne olur git, yalnız bırak beni.
Sahte bir dost görmek istemiyorum karşımda.”

21 Nisan 2014 Pazartesi

BİZDEN HABERLER: Sosyal Medya'daki Paylaşım Sayfalarımız

Bir süredir devam ettirdiğimiz, sosyal medyanın çeşitli alanlarına dahil olma çalışmalarımızı nihayet biz de tamamladık. Malum "var olma"nın ve "var olma şekillerimizin" nitelik değiştirdiği yeni yüzyılımızda, en-boy-derinlik-uzay-zaman'dan sonra altıncı bir boyuta dönüşen "sanal dünya"daki yerimizi biz de sağlama alalım dedik; en azından buradaki varoluş yarışında geri kalmayalım dedik! Bu nedenle önce, şimdiye kadar çeşitli bloglarda yayınladığımız sinema dışı yazılarımızı paylaştığımız "solsoledo" internet sitesini ve ardından bunun Facebook sayfasını oluşturduk. Hemen peşi sıra da "Hayatınız Boyunca Seyretmeniz Gereken Filmler" blogunun da Facebook sayfasını kurduk. Ayrıca internet sitemizde de aynı başlıkta bir sekmemiz bulunmakta ve burada yayınlanmış blog yazıları yavaş yavaş oraya taşınmaktadır. Twitter'da da @solsoledo olarak bir hesabımız önceden beri bulunmaktadır. Eğer bizleri buralardan da takip etmek isterseniz aşağıda sizlere adreslerini sunuyoruz: 

"Hayatınız Boyunca Seyretmeniz Gereken Filmler" Facebook Sayfası

"solsoledo" İnternet Sitesi (sitemiz herkese açıktır. Üye olarak kendi yazılarınızı paylaşabilir veya kendi forumlarınızı oluşturabilirsiniz.)

"solsoledo" Facebook Sayfası


12 Nisan 2014 Cumartesi

THE WORLD'S END/ Dünyanın Sonu, Edgar Wright, İngiltere, 2013, Bilim-Kurgu, Komedi


Basit bir İngiliz komedisi gibi başlıyor The World's End/ Dünya'nın Sonu, basit dediysek hani biz Türk seyircisinin anlayamayacağı türde Benny Hill'vari soğuk espirilerden bahsediyoruz; hatta bu tür espirilerin yoğun olduğu ilk 30 dakika biraz zor geçiyor izleyici için. Ancak o ilk yarıdan sonra senaryonun yazarları  Edgar Wright ve Simon Pegg, beraber ortaya çıkardıkları önceki filmlerinden de aşina olacağınız gibi, öyle bir sıçrama yapıyorlar ki izlediğiniz film önce bir uzaylı istilasına, en sonunda da apokalyptik bir bilim-kurguya dönüşüyor. 
"The World's End/ Dünyanın Sonu", Lisedeyken bir gece, yaşadıkları kasaba Newton Haven'daki 12 barı her barda birer bira içerek bir gecede turlamak anlamına gelen "Altın Tur"u yapmaya kalkışan ancak 9. bardan sonra yarıyolda sızan beş lise arkadaşının 20 yıl sonra bu turu tamamlamak için Newton Haven'a dönmelerini ve bundan sonra yaşadıkları garip ve komik  olayları anlatıyor. The World's End/ Dünyanın Sonu ise altın turdaki barların sonuncusunun adıdır ve oraya ulaşmak aslında kıyameti yaşamakla aynı şeydir, çünkü dünyası küçük Newton Haven'la sınırlı kasaba halkı için orası dünyanın sonudur. Tabii 20 yıl sonra tekrar bir araya gelen, daha doğrusu arkadaşlardan hala lisedeki gibi haylaz, serseri, enerjik, sınır tanımaz kalabilen Gary King'in biraz da zorlamasıyla bir araya gelen 5 kişiden diğer 4'ü tüm o enerjilerini kaybetmiş, şişmanlamış, "büyümüş", iş sahibi olmuş ve kendilerini sağlama almış kişilerdir artık ve çok da gönüllü katılmamışlardır bu tura. Ancak 20 yıl önceki altın tur hezimeti Gary'nin ruhuna işlemiş, hatta onu akıl hastası yapmıştır. Dolayısıyla arkadaşları da onun bu saplantısından kurtulup huzura kavuşmasını sağlamak için bir an önce turu tamamlayıp, kendi güvenlikli hayatlarına dönmek istemektedirler. İlk başlarda her şey normal, çok sıradan gibi görünse de, hatta bu sıradan görünen anlar işte sizi başta biraz sıkabilir ama dayanın, turdaki ilk bir kaç barı gezdikten sonra olaylar tamamen farklı bir boyutta gelişecektir. Girdikleri hiçbir barda o eski, ama artık yaşlanmış barmenlerin kendilerini tanımadıklarını fark eden Gary, bunun sebebini bir kaç bar dolaştıktan sonra anlar ve bir barın tuvaletinde "ruhsuz" görünüşlü Newton Haven'lı bir gençle giriştiği kavgada gencin kafasını dağıtınca, gerçekten de dağıtıyor mecazi anlamda değil, aslında Newton Haven'lı bir çok insanın uzaylı bebeklerle değiştirilmiş olduğunu keşfeder. Bundan sonrası ise 5 arkadaş ve uzaylı kasaba halkı arasındaki The World's End/ Dünyanın Sonuna kadar sürecek bir kovalamacadır. Bu kovalamacada  arkdaşların altın turdan vaz geçtiğini düşünmeyin sakın, çünkü en azından Gary'nin kesinlikle öyle bir fikri yoktur ve Dünyanın Sonu'na kadar gidecektir...
Ne var ki Dünyanın Sonu'na ulaşmayı başaran Gary'i daha büyük bir sürpriz beklemektir; çünkü o bar artık uzaylıların üssüne dönüşmüştür ve hepsi orada onu beklemektedir. Ampul gibi tepesinde ışıldayan uzaylıların lideri de dahildir buna: 

"Galaksideki sayısız gezegende yaptığımız gibi senin tüm potansiyelini ortaya çıkarmak için buradayız. 
Nüfusun küçük bir bölümünü gezegen üzerindeki 2000 civarı noktadan ele geçiriyoruz. Bu da en geniş alana yayılmamızı sağlıyor. Buradan sonra taklitler yaratıp mesajımızı barışçıl yöntemlerle paylaşmaya çalışıyoruz. Amacımız gayet basit. Nüfusu galaktik topluluğumuza katılmaya hazır hale getirmek. Bu metot küçük bir fedakarlık da gerektiriyor. Ama ne kadar az değiştirme işlemi yapmak zorunda kalırsak kendimizi o kadar başarılı sayıyoruz. Tabii gönüllü olarak gelenleri hoş karşılıyoruz. Birleşme için gönüllü olanlara gerekli motivasyonu verecek şeyler sağlıyoruz. Tekrar gençliğe dönmek, ama belirli anıları kaybetmemek gibi. Böyle bir şeyi istemez miydin? Hep istediğin şey değil miydi bu? Sistemimizin güzelliği hepimizin kazanıyor olması. Kaybeden yok.
Biz "Şebeke"yiz. Buraya sizi daha iyi yapmak için geldik. Son 23 yılda, bilgi teknolojilerinin bu derece ilerlemesine hiç şaşırmadın mı? Bağlantı güçlendikçe, dünya giderek küçüldü bu bizim eserimiz. Ve bu sadece bir başlangıç."

İlgintir ki buradaki uzaylılar da kendilerine, Utopia/Ütopya'daki gizli teşkilat gibi, "Network/Şebeke" adını vermişlerdir. Ancak tabii onlar gerçek anlamda bir şebeke, yani iletişim ağıdırlar ve nüfuz ettikleri şehirlerde değiştirdikleri insanlar aracılığıyla bu teknolojinin hızlı bir şekişlde gelişmesini sağlamışlardır. Gerçekten sizce de bunca şeyin son 25 yıl içerisinde gelişim göstermiş olması rastlantı mıdır? Yoksa "Roswell" gibi ABD'nin uzaylılarla ilişkiye geçtiği yerlerin varlığı ve bu teknolojilerde uzaylı parmağı olduğu teorisi gerçek midir? Ancak dünya uzaylı "ampul"ün tanımıyla "kendi kendine zarar verme döngüsüne tekrar tekrar girmiş ve şu anda galaksinin en az gelişmiş gezegeni"dir ve "Galaksi sizin gibi bir gezegen dolusu insana katlanmak zorunda mı?" diye sormaktadır Gary'e. Bu nedenle de dünyadaki insanları galaktik topluluğa hazırlamak için böyle bir girişimde bulunmuşlardır. Ancak, en azından Newton Hevan'daki işbirliğini kabul eden insanların sayısından anlaşıldığı kadarıyla (sayıları üçtür bunların), tüm dünyada bu konuda da başarılı oldukları söylenemez. Bunu finalde daha iyi görürüz, çünkü dünyayı terkeden uzaylılar tüm network'u yani şebekeyi havaya uçurarak dünyayı tarihöncesi çağlara geri döndürürler. Aslında bundan bir kere daha anlıyoruz ki, daha önce Otostopçunun Galaksi Rehberi'nde de karşımıza çıktığı gibi, galaksi söz konusu olduğunda Dünya yok edilmesi kaçınılmaz derecede değersiz ve çok küçük bir parçasıdır evrenin o kadar. Diğer taraftan uzaylıların insanlığı yüceltmek ve yükseltmek için insanlarla birlikte dünya üzerinde kurmaya çalıştıkları -kendilerince- mükemmel sistem, gene insanların "rezillikleri" sayesinde işlememektedir ve bu da neredeyse tüm insanlığı kopyalarıyla değiştirmek zorunda kalmaları anlamına gelmektedir. Tıpkı Matrix'in ilk versiyonunda yaratılan o mükemmel 1990'lar senaryosuna tarlalardaki bedenlerin tepki gösterip birinci versiyonun çökmesine sebep olmaları gibi, mükemmeliyet insanoğluna göre değildir. O benliğinde her türlü iyiliği barındırdığı gibi kötülüğü de barındırır ve doğum ve ölümü yaşamdan ayıramayacağımız gibi, kötüyü ve kötülüğü de insanın varoluşundan ayıramayız. Buna en güzel cevabı Gary verir; "Rezil olmak en temel insan hakkıdır. Bu medeniyet rezaletler üzerine kuruldu!". Ama biz bundan da gurur duyuyoruz. Çünkü bu da bizi insan yapan değerlerden biridir.
Dediğimiz gibi onca Kemal Sunal filminden sonra, Türk seyirciye yabancı gelecek bir espiri anlayışı hakim filmde; bu nedenle filmdeki İngiliz espirilerine biraz Fransız kalabilir Türk halkı! Ancak arada (en azından biz Türk seyirci için) gerçekten de güzel espiriler görmek mümkün. Özellikle 5 arkadaşın Newton Haven'a giderken otomobildeki Üç Silahşörler muhabbeti, Donnie Darko'daki o efsanevi Şirinler muhabbetindekine benzer bir etki yapmaktadır insanın üzerinde.  

"-Geri döndük! Aynı Beş Silahşörler gibi.
- Üç Silahşörler değil miydi o?
- D'Artagnan'ı da sayarsan dört.
-Kimse gerçekte kaç tane olduklarını bilmiyor ki tarih kitapları değişip duruyor.
-Üç Silahşörler’in hayal ürünü olduğunu biliyorsun değil mi? Alexander Dumas yazmıştı.
-Aynısını insanlar bugünlerde İncil için de söylüyor.
-Ne? Alexander Dumas tarafından yazıldığını mı?
- Saçmalama Steven! Onu İsa yazdı!
-Her neyse, beş kulağa çok daha güzel geliyor. Herkesi üç kişiyiz diye kandırmışlardır. Çünkü eğer beş kişilerse iki tanesi ölebilir, geriye yine üç tane kalır!" 

Aslında bu filmdeki espirileri anlayabilmek için biraz da yönetmen Edgar Wright ve Simon Pegg'in ortak işlerini de seyretmiş olmak veya en azından haklarında bir fikir sahibi olmak gerekmektedir. Sonuçta World's End/ Dünyanın Sonu, ikilinin beraber yazdıkları ve yine birinin yönetmen diğerinin de oyuncu olarak yer aldığı Shaun of the Dead/ Yaşayan ölüler'in Şafağı ve Hut Fuzz/ Sıkı Aynasızlar'ın da içinde bulunduğu "The Blood and Ice Cream Trilogy", Kan ve Dondurma Üçlemesi'nin son parçası (her bölümde dondurmalı bir kornet karşımıza çıktığından bu isim verilmiş). Dolayısıyla en azından espirileri anlamak açısından diğer ikisini de seyretmiş olmak, üçüncü filme antremanlı başlamak anlamına gelecektir. Bu yüzden eğer izleyeceğiniz film bir İngiliz filmiyse çeşitli forumlarda okuyacağınız film hakkındaki olumsuz görüşleri çok da dikkate almayın. 
Ve unutmayın bu bir bilim-kurgu olsa da alt tür olarak bir komedi filmi...

                 The World's End        IMDb         Beyazperde        Rotten Tomatoes        Metacritic    

5 Nisan 2014 Cumartesi

UTOPIA/Ütopya, Dennis Kelly, TV Dizisi (2013-...), İngiltere, Bilim-Kurgu, Gizem, Macera

İngilizler'den kült olmaya aday bir dizi: Ütopya. Diziye adını veren ve dizide de sıkça karşımıza çıkan "Ütopya", "kuruntulu paranoyak bir şizofren olan Mark Dane'nin iki yılını geçirdiği Sherley denen akıl hastanesinde yazıp çizdiği" grafik bir roman. Akıl hastanesinde geçirdiği iki yıldan sonra intihar eden Mark Dane, Ütopya'nın 1985 yılında yayınlanan ilk ve tek sayısındaki çizimlerinde, ancak 1989 yılında tespit edilebilen ve "Deel Sendromu" olarak adlandırılan dejeneratif bir genetik hastalığın izlerini yerleştirmiştir. Bu nedenle Ütopya, "gelecek felaketleri haber veren çizgi roman" olarak ün yaparken Mark Dane de onun gizemli çizeri olarak ün yapmıştır.
"Ütopya Deneyimleri adı. Bilgi için şeytanla anlaşma yapan bir bilim adamı hakkında ve şeytan farklı şekillerde görünüyor. Ama her zaman yarı hayvan, yarı insan bir melez, çoğu zaman bilhassa tavşan."
Ütopya çizgi romanı üzerine tartışmaların yaşandığı, insanların birbiriyle bilgi alışverişinde bulunduğu bir internet forumu olan "Utopia Experiment"te tanışan Bejan, Wilson Wilson, Becky, Grant ve Ian isimli beş kullanıcı, Bejan'ın Ütopya'nın ikinci sayısının taslaklarına sahip olduğunu ve onlara bunu göstermek istediğini söylemesi üzerine buluşmayı kararlaştırırlar. Ancak Bejan buluşmaya gidemez, çünkü o sırada 2. sayının taslaklarının varlığını öğrenen "Network/Şebeke" isimli gizemli ve gizli bir örgütün iki psikopat görünümlü adamı, taslakları almak için evine girdikleri Bejan'ı öldürürler. Ancak bunun kısa bir zaman öncesinde, aslında biraz şüpheci ve içine kapanık 8 yaşındaki bir kişilik olan Grant, ufak bir casusluk hareketiyle Bejan'ın evini bulmuş ve taslakların peşine düşmüştür. Network'un adamları Bejan'ı öldürürken de bu olaya şahit olur ve taslakları alıp oradan kaçar. Her ne kadar Network'un adamları peşine düşse de Grant'ı yakalayamazlar, ama kaçarken geri de bıraktığı bir kan damlası daha sonra onun başını iyice belaya sokacak; hatta bir ilkokulda yaşanan katliam üzerine kalacaktır. Tabii Network'un peşine düştüğü insanlar sadece Grant'la sınırlı kalmayacak, Bejan'ın randevu verdiği diğer üç kişi de ondan nasibini alacaktır. Sonunda bir araya gelen bu dört arkadaş Utopya'nın taslaklarıyla birlikte Network'tan kaçarken, bir yandan da bu yeni sayıdaki gizemi çözmeye çalışacaklardır.
Özellikle dizinin birinci bölümünün en büyük gizemi, dizinin açılışında daha sonra Bejan'ı öldürecek olan iki Network memurunun Bejan'ın taslakları satın aldığı çizgi-roman dükkanına yaptıkları baskında karşımıza çıkar. Satıcıya Ütopya taslaklarını soran Arby (iki memurdan bakışı ve hareketleriyle iyice psikopata bağlamış olanının adı), Bejan'ın bilgilerini aldıktan sonra satıcıya "Where is Jessica Hyde?/ Jessica hyde nerede?" diye sorar, ki daha sonra kendisi bu soruyu bir kaç kişiye daha soracak ve aldığı olumsuz yanıtlar karşısındaki için hiç iyi sonuçlar doğurmayacaktır! Allah'tan dizi Arby'i değil ama bizi fazla merakta bırakmıyor da birinci bölümün sonunda Jessica Hyde'ı karşımıza çıkarıyor. Ancak ufak bir spoiler verelim birinci sezon finaline kadar Jessica Hyde gizemini korumaya devam ediyor ve finalde kendisi dahil, kimsenin ummadığı "biri" oluveriyor...
Genel olarak Ütopya merkezine komplo teorilerini alan bir konuya sahip. Özellikle devletler ve şirketler arsındaki milyar dolarlık ilaç ve aşı anlaşmaları üzerinden hareket eden bir teması var ve farklı dönemlerde dünyayı kasıp kavuran, binlerce insanın ölümüne sebep olan (Çin Gribi, Domuz Gribi vs. gibi) adı "grip"le biten bütün salgın hastalıkların aslında sadece insanlara aşı satmak için laboratuvarlarda üretildiğini, bu hastalıklardan kaynaklı ölümlerin de aslında kimyasallarla yaratıldığını söylüyor. Tabii Ütopya'nın ikinci sayısının taslaklarıyla beraber Network'un daha büyük başka bir planı olduğu açığa çıkıyor: Janus! Yani insanlara iki farklı yolla verilecek bir tür protein ve aminoasitin insanların bedenlerinde birleşerek onları kısırlaştırması. Amaç ise, 7 milyar civarında seyreden dünya üzerindeki insan popülasyonunun artmak bir yana 100 yıl içerisinde 2 milyara düşmesini sağlamak. Böylece dünya üzerinde tükenmekte olan kaynaklar bu sayede insan ihtiyacını karşılayabilir düzeye geleceklerdir. İki farklı yapıtaşının iki farklı yolla alınması da bütün insanların kısırlaşmasını engelleyecektir.Genetiğiyle oynanmış mısırlara yerleştirilen proteinin etkin hale gelmesi için özel olarak üretilmiş aminoasitle birleşmesi gerekmektedir. Aminoasit de hükümet tarafından yaratılan sözde "Rus Gribi" salgınına karşı hazırlanmış olan aşılarla istenen bölgelerdeki insanlara enjekte edilecek ve iki yapıtaşını alan insanların da genetik yapıları değiştirilmiş olacaktır. Tabii şimdi bütün konuyu burada ifşa ettiğimizi düşünebilirsiniz ama, eğer diziyi seyrederseniz bünyesinde barındırdığı ufak sürprizler sayesinde olayın bu kadarla da kalmadığını görürsünüz. Çünkü dizinin senaristleri birinci sezon finalinde bizi tamamıyla ters köşeye yatırıp, hikayenin de yönünü değiştirmektedirler.
Ütopya, ilgi çekici konusu bir yana yönetmenlik açısından da seyredilmesi gereken bir dizi. Her sahne, her kare özenle hazırlanmış bir fotoğraf karesi gibi karşımıza çıkıyor, kameranın her hareketi bizi varlığı üzerinde tartışabileceğimiz bir acayip açıya taşıyor. Ayrıca renk skalasıyla da (afişlerinden de bunu anlayabilirsiniz) tam bir çizgi roman havasını yansıtıyor bize dizi.
Kadraj sürekli böyle ya enine ya da boyuna doğal bir ayrımla ikiye bölünüyor. Hiçbir şey yapmazsa bir diagonal atıyor yönetmen.
O namlunun ucunda öyle bir dolanıyor ki kamera sizin de eliniz ayağınız birbirine dolanıyor. Tabii bunda arkadaki duvara fışkırmış kan izlerinin hiçbir payı yok! Psikopatın önde gideni dedik ya bu Arby...
"O ırklardan bahsetmiyordu, o hayatta kalmaktan bahsediyordu. Gezegende 7 milyarı geçtik. Ben doğduğumda 2 milyarı biraz geçmiştik. Yiyecek fiyatları artıyor, petrolse bitiyor. Kaynaklarımız 20 yıl içerisinde bittiğinde, her şey türlerimize verildiğinde sadece paylaşacağımızı mı düşünüyorsunuz?
...
Bizim cevabımız, Janus. Janus protein ve aminoasit içeriyor. Birbirlerinden bağımsızlarken zararsızlar. Ama bir denekte bir araya getirildiğinde kromozomal bölünmeyi engelleyici olarak harekete geçiyor. Hücre artık kendini yenilemez hale geliyor ve en nihayetinde kullanılmaz oluyor. Değişim kalıcı ve genetik.
...
Janus'un amacı dünyadaki tüm insanları kısırlaştırmak."
Janus'un yapılış nedenini düşününce gayet mantıklı geliyor kulağa değil mi, tıpkı Wilson Wilson'a geldiği gibi! Ütopya seyredilmesi ve takip edilmesi gereken, insana stilize tatlar sunan bir dizi. Mutlaka izleyin!